Antik Roma'da, 3 boyutlu seyahat
http://earth.google.com/rome/index.html adresine girerek Roma’nın MÖ 320 yıllarındaki halini gezebilecek. Eski Roma’da 6 bin 500 sanal bina, kolezyum, Konstantin Kemeri, açık oturum alanı ile gladyatörlerin dövüştüğü arenalar yer alıyor.
SİTEDE sörf yapanlar, Roma dönemi mimari eserlerini izlerken eserle ilgili olarak verilen yazılı bilgilere de ulaşabilecek. Roma internette sanal olarak yeniden yaratılan ilk antik kent oldu. Google Earth, kullanıcıların online olarak dünyayı keşfettikleri interaktif bir atlas niteliğinde.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Mısır'da yeni bir piramid keşfedildi
Mısır Antik Eserler Genel Müdürü Zahi Havas, Sakkara Çölü'nde 4,300 yıl önce inşa edildiği sanılan
Havas, her bir köşesi 22 metre olan piramidin 5 metre uzunluğunda olduğunu belirtti. Piramidn Mısır'daki Altıncı Hanedanlığın
Havas, başkent Kahire'de düzenlediği basın toplantısında, Mısır'da ortaya çıkarılan piramid sayısının böylece 118 olduğunu söyledi.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
İşte Zübeyde Hanımın vasiyetleri
Zaman gazetesi yazarı Mustafa Armağan'ın Pazar ekindeki ilginç yazısı...
Zübeyde Hanım'ın vasiyeti yerine getirildi mi?
Zübeyde Hanım üzerine neden bilimsel bir çalışma yapılmaz? Yoksa bilmediğimiz bir sakıncası mı var? Bilimselinden geçtik, İpek Çalışlar'ın "Latife Hanım"ı gibi popüler bir esere de razıyız. Lakin yok, yok.
Bu yüzdendir ki, sarı saçlı küçük Mustafa'nın kargaları kovalamasından ya da annesiyle babasının mahalle mektebine mi yoksa Şemsi Efendi mektebine mi gitsin kavgasından bir adım ileriye gidemiyoruz.
Mesela Zübeyde Hanım'ın babasının 'Molla Feyzullah", kendisinin de dindarlığı kastedilerek "Molla Zübeyde' diye anıldığını bilmeyiz. Neden? Yazmazlar da ondan.
Ya onu Ankara'da görmüş olan Halide Edib'in yazdıklarına ne demeli? Türkün Ateşle İmtihanı" adlı kitabına göre hasta yatağında yatan Zübeyde Hanım Anadolu'nun kurtarılmasıyla ilgilenmiyor, oğlunun Selanik'i kurtarmasını istiyordu.
Bir de vasiyetnamesi vardır Zübeyde Hanım'ın ki, neden üzerinde durulmadığını anlamak kolay değildir.
Mustafa Kemal Paşa Ankara'daki yoğun mesaisi arasında annesiyle eniştesi Mecdi Bey vasıtasıyla haberleşiyor, yine anne tarafından akrabası olan Dışişleri Bakanlığı Levazım Müdürü Cemal (Bolayır) Bey eliyle ona mektup ve para gönderiyordu.
Cemal Bey İstanbul'a bir gelişinde Zübeyde Hanım kendisini iyi hissetmediğini söyleyerek vasiyetini yazdırmak ister. Yakın komşulardan üç şahit çağrılır ve vefatından yaklaşık 11 ay önce vasiyetname yazılır. Zübeyde Hanım kâğıda önce mührünü basar, sonra da baş parmağını.
16 maddelik vasiyetnamenin metni epeyce uzun. Dileyen tam metnini kişisel sitemden okuyabilir (www.mustafaarmagan.com.tr).
"Ben Zübeyde, mevcut mallarımın üçte birini ayırarak aşağıdaki gibi sarf ve vakfedilmesini vasiyet eylerim" diye başlayan vasiyetnameyi özetliyorum sizin için:

1. Ölünce yıkanıp kefenlenme ve kabir yaptırılma işiyle dedegân (bununla Mevlevi dervişlerinin kastedildiğini Şemseddin Sami yazıyor) ve tehlilhân (cenazelerde yüksek sesle "La ilahe illallah" diyen) efendilerle beraber kabrine götürülmek istiyor. Defnedildiğinin üçüncü günü akşamı hafızlar, hocalar, akraba ve ahbapların akşam yemeğine davet edilerek yemekten sonra Kur'an-ı Kerim'den cüzler okunması ve duanın ardından hafız ve hocalara para dağıtılması için 450 lira kâğıt para bırakıyor.
2. Beşiktaş'taki Yahya Efendi'nin yakınına defnedilmek istiyor.
3. Yahudi iken Müslüman olan Hayriye Hanım'a, onun ölümü halinde oğluna 10 lira verilecektir.
4. Daima akmak üzere şehrin münasip bir yerinde bir çeşme yaptırılıp suyu akıtılmak ve ara sıra tamirine sarf olunmak üzere 475 lira tahsis edilecektir.
5. Her cuma günü namazdan bir saat önce başlayarak ezan okununcaya kadar uygun bir camide cemaate iki cüz Kur'an tilavet ettirilerek okuyanlara nemasından verilmek üzere 490 lirayı bırakıyor ve ekliyor: 4. maddenin hükümleri için şer'i mahkemelerde vakfiyenin tescil ettirilmesi.
6. Oruç, namaz ve günahlar için ve Kurban Bayramı'nın ilk günü 5 adet kurban kesilmek ve eti talebeye yedirilmek ve Kur'an hatmettirilmek üzere bir defaya mahsus olarak Çocuk Esirgeme Kurumu'na (Dârü'l-Eytâm'a) 200 lira bağışlanacaktır.
7. Paramı Selanik Başşehbenderi Kâmil Beyefendi'ye teslim ettim. Osmanlı Bankası'nda muhafaza edecektir. Kâmil ve Cemal beyler burada saydıklarımın yerine harcandığını belgelendirerek oğlum Mustafa Kemal Paşa'ya hesap vereceklerdir.
Bir cenazenin bütün dinî muamele ve geleneklerin ayrıntılı olarak zikredildiği bu metnin en fazla dikkatime batan tarafı, Zübeyde Hanım'ın Kanuni'nin süt kardeşi Yahya Efendi'nin yanına gömülmek istemesidir. Tabii sadaka-i cariye olarak çeşme yaptırılması ve çeşme için vakıf kurulması istekleri de çok önemli. Bir başka nokta ise kazaya kalmış oruç ve namazları için kurban kestirmek istemesi. Tabii bu işlerin takibi işini sevgili oğluna emanet etmesi ise bambaşka güzellikte bir mesaj içeriyor.
İyi güzel de, nasıl öldü Zübeyde Hanım?
Tam Mustafa Kemal Paşa'nın İzmir'den ayrıldığı günün akşamı vefat etti. Oğluna ertesi günü Eskişehir'de verildi ölüm haberi. İzmit'te hayatî önemde bir basın toplantısı olduğundan cenaze törenine gidemedi. Başyaveri Salih Bozok'a çektiği telgrafta, "Merhumenin münasip bir tarzda merâsim-i tedfiniyesini (defin törenini) ifa ettiriniz" diyordu.
Zübeyde Hanım 14 Ocak 1923'te vefat etmiş, ölüm haberi Mustafa Kemal'e 15'inde verilmişti. İzmit mülakatının ardından Ocak'ın 27'sinde geldi İzmir'e ve sevgili annesinin kabrini ziyaret etti. Orada etkileyici bir konuşma yaptığını biliyoruz.
Peki cenazenin defin işini kim oganize etmişti? Bu kişi, müstakbel kayınvalidesi Zübeyde Hanım'ı evinde ağırlayan Latife Hanım'dan başkası değildi. Fakat işin ilginç tarafı, Latife Hanım o sırada henüz evli değildi. Çalışlar'ın kitabında herhangi bir kaynak göstermeden şunlar yazılmış: "Latife mezarlıkta yüzlerce gümüş mecidiye sadaka dağıtmış, ilk gece İzmir'in tanınmış hafızlarından 33 kişi çağırarak sabaha kadar hatim duası indirtmiş, üç gün üst üste dua, kırkında da mevlit okutmuştu. Ayrıca 52. gece de fakirlere aşure dağıtılıp, hatimler indirilmişti."
Tabii şunları da okuyoruz aynı kitaptan: "Mustafa Kemal annesinin cenaze töreni için İzmir'e gelmedi... 16'sında İzmit'te İstanbul basınıyla buluştu. 20-24 Ocak'ta ise Bursa'daydı. Şerefine Madam Brotte'un otelinde düzenlenen büyük akşam yemeği bir evlilik partisine dönüşmüştü."
Ya Zübeyde Hanım'ın Karşıyaka'da bulunan mezarını kimi yaptırmıştı dersiniz? Kimisi Kâzım Karabekir yaptırdı diyor, kimisi de Latife Hanım. Ancak bu ilk mezarın bugünküyle hiçbir alakası yok. Bugün tek bir kaya parçasından ibaret olan mezar taşı, 1940 yılında yaptırılmış. İlkinin eski yazılı kitabesinde "TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa hazretlerinin valide-i muhteremeleri Zübeyde Hanım'ın Ruhuna el-Fâtiha" yazılıydı. Yerine konulan o kaya parçasının üzerinde "Atatürk'ün Anası Zübeyde Burada Gömülüdür. Ölümü 1923" yazmaktaydı. Şimdilerde bu yazı da kayanın üzerinden kaldırılmış ve yerine Zübeyde Hanım'ın bir kabartma büstü konulmuştur; yazıyı başka bir mermer levhada okuyoruz.
Kim mi böyle istedi? İsterseniz ben anlatmayayım da, siz Hasan Rıza Soyak'ın anılarından okuyun.
Bir vasiyet var ortada, bir de mezar. Uyulup uyulmadığına karar vermek size kalmış.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Atatürk'ün Kürtlere vaadi neydi?

Etnik meseleler kolay kolay bitmiyor. Eğer Kürt kitlelerine her türlü yardımı götürebilirsek, onların kalkınmasını sağlayabilirsek, sosyal imkanlar tanırsak bu kitleleri tahrik eden unsurlar giderek zayıflayacakdır
Osmanlı İmparatorluğu’nda ve Türkiye Cumhuriyeti’nde Kürt kimliğine karşı bir inkar olmadığını savunan “Devlet ve Kürtler” kitabında da görüşlerini tezleriyle sunan Prof. Metin Heper’le dün başladığımız röportajın devam şöyle...
* Kitapta çok net biçimde görünce çok etkilendim Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı sırasında Kürtlere özerklik vaat ettiğini, daha sonra bunun gerçekleşmediğini belirtiyorsunuz. Niçin böyle bir vaat vardı ve neden bu vaat yerine getirilmedi?
Neyi kastettiği çok belli değil ama bir özerklikten bahsediyor. Bu biraz Atatürk’ün Osmanlı zabiti olduğunu gösteriyor çünkü Osmanlı’da daima bir özerlik tanındı Kürtlere. Aslında üç çeşit düzenleme vardı devletle Kürtler arasında. O dağların uçsuz bucaksız köşelerinde yaşayan Kürtler tamamen kendi hallerine bırakılmışlar bazılarına tamamen Osmanlı sistemi uygulanmış bazılarına ise bazı konularda özerklik verilmiş bazılarına verilmemiş. Osmanlı’nın tamamen pragmatik bir yaklaşım içinde olduğunu görüyoruz, Kürtlerin bir başka devlet kurmamasının ötesinde, Kürtlere fazla dokunulmuyor. 19. yüzyılın sonu kritik ve o dönemde gayet iyi biliyoruz Abdülhamit’in en güvendiği askerler Kürtler. Bir Osmanlı zabiti olarak Atatürk de merkeziyetçi değil ama entegre bir sisteme, asimilasyona değil de birlikte yaşamaya alışık. O dönemde bundan bahsediyor, ancak sonra devlet kurulmaya başlandığı zaman daha merkezi bir sisteme, laik bir sisteme gidiyoruz. Kürtler artık bir aşiret hayatı sürdüremezler, merkezi devlete bağlı olmaları lazım. Zaten aşiret reislerinin meşruiyeti büyük ölçüde dinden geliyor, ona rağmen biz daha laik bir sistem kabul ediyoruz ve zaten Şeyh Sait İsyanı’na da bu yol açıyor.
* Kitapta Anadolu’daki Kürt ayaklanmalarının hiçbirinde etnik boyutun çok belirleyici olmadığını söylüyorsunuz. Yani Kürtler tarafından yapılmış olsalar bile Kürtçü isyanlar olmadıklarını ileri sürüyorsunuz...
Evet çünkü gerek 1920’lerden 1938’e kadar süren dönemde, gerekse 19. yüzyılda Osmanlı’da yaşanan Kürt isyanlarının ortak nedenlerinden biri devletin daha merkezi bir sistem kurmaya çalışması. Merkezi sistem esasında Tanzimat’la birlikte kurulmaya çalışılıyor, daha o zamandan itibaren buna karşı çıkıyor Kürtler. İkincisi, Tanzimat’la birlikte bir Batılılaşma başlıyor. Halbuki bu aşiret reislerinin meşruiyeti İslam’a dayanıyor. Batılılaşma yeni bir hayat tarzı olarak ortaya çıkmaya başlıyor, bundan da memnun değiller. Sonra bu isyanların bir kısmı çeşitli şeyhler, ağalar arasındaki kavgalardan da çıkıyor ve zaten hemen her isyanda şeyhlerin, ağaların bir kısmı hükümet tarafında oluyor, bir kısmı Kürtlerin tarafında oluyor. Aynen Cumhuriyet döneminde olduğu gibi Osmanlı Dönemi’nde de bu Kürt şeyhleri, isyan edenler önce sürgüne gönderiliyor, sonra tekrar İstanbul’a getiriliyor ve bunlara, onların çoluğuna çocuğuna bir süre sonra devlette önemli görevler veriliyor. Etnik bir asimilasyon arayışı olsa sürgüne gönderirsiniz, bir daha onu geri getirmezsiniz... Halbuki hem Kürt kimliği tanınıyor, hem de kendilerine bazı devlet görevleri veriliyor. Onu siz kendinizden çok değişik görmüyorsunuz, özellikle onların da Müslüman olması burada çok önemli bir rol oynuyor, Osmanlı’da birine “siz kimsiniz?” diye sorduğunuzda, “Elhamdülillah Müslümanım” der ya da “ben Rumum, Ermeniyim” filan der.
* Özellikle Cumhuriyet döneminde Kürtlere yönelik birtakım baskıları anlatıyorsunuz, mesela dile yönelik yasaklar, hem çocuklara Kürtçe isim konmasının yasaklanması hem de bazı yer isimlerinin değiştirilmesi gibi. Bu örneklerin Kürt kimliklerini yok etmeye yönelik çalışmalar olmadığını söylemek çelişki değil mi?
Yok yok, çelişki yok. Çünkü eğer bu bir asimilasyon değilse ne olduğunu bir izah etmem gerekiyor. Bir kere şu noktadan başlıyorum asimilasyon olmasına imkan yok çünkü böyle bir geleneğimiz yok.
*İnkar yok diyorsunuz fakat PKK hareketi nasıl ortaya çıktı ve bugünlere gelebildi?
1984’te başlayan ikinci çatışma döneminin en önemli sebebi kimilerinin Türkiye’de Marksist-Leninist bir devlet kurmaya çalışmasıdır. Bunu yapmaya çalışanlar önce bazı sosyal sınıfları mobilize etmeye çalıştılar edemediler, sonra etnik bazı grupları mobilize etmeye çalıştılar. Bir sebep bu. Tabii bu arada bazı dış mihraklar da bunu teşvik etti. Kürtler arasında bunun geniş bir tabanı olduğunu zannetmiyorum. Gençlerin PKK’ya katılmasında esas neden ekonomik açıdan yapacak başka bir şeylerinin olmaması. Her ne olursa olsun Kürtler arasında Türklere, Türkler arasında da Kürtlere karşı yaygın bir düşmanlık yok.
* Ama bunu tahrik etmek isteyenler var...
Olur tabii, her konuyu tahrik edebilirsiniz ve çevrenize birkaç bin kişiyi toplayabilirsiniz ama mühim olan genel resimdir. Genel resim de öyle görünmüyor. Devlet de daha önceki tutumunu sürdürüyor. Mesela ilk olay 1984’te gazetelerde küçük bir haber olarak çıkıyor. Peşinden daha büyük bir olay olunca dönemin Başbakanı Turgut Özal “Evet öyle bir şey oldu, biz bu işin peşindeyiz” diyor. Bazıları yakalanınca “yakalandılar ve bu iş bitti” deniyor. 1925’teyse Ankara’ya bir telgraf geliyor. O sırada Köşk’te hem İsmet İnönü, hem de dönemin başbakanı var. Atatürk telgrafı önce Başbakan’a gönderiyor. Başbakan bakıyor ve briç oyununa devam ediyor “olur böyle şeyler” diye. Sonra Atatürk, İnönü’ye göndertiyor o telgrafı ve o hemen telaşlanıyor. Zira İnönü bu gibi konularda çok daha hassas, kalkıyor sigara içiyor... Başbakan ilk başta Şeyh Said olayına hiç ehemmiyet vermiyor.
* Yeni Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un son Güneydoğu gezisinden sonra sizin kitabınızı okudum ve onun orda söylediklerine çok benzer sözler gördüm.
Evet, Sayın Başbuğ da “dikkat edelim ikincil kimlik birincil kimliğe dönmesin” dedi. Fakat ikincil kimlik konusundan Org. Büyükanıt da, Ahmet Necdet Sezer de bahsetmişlerdi. Aslına bakılacak olursa, sadece İsmet İnönü’yle Atatürk değil, Celal Bayar olsun, tabii Süleyman Demirel olsun, Özal olsun o ilk çizgi devam ediyor. Şunu unutmamak lazım: Bizde devlet, bürokrasi sadece Kürtlere değil, genel olarak halka daima üstten bakmıştır.
* Fakat kitabın bir yerinde bölgede görev yapan memurların Kürtlerden olmamasına dikkat edildiği dönemlerden söz ediyorsunuz...
Tabii, o gözardı etme, birtakım tedbirler alma olmuş. Ama bu bahsettiğimiz husus yakın yıllarda büyük ölçüde değişti. Bölgede sivil ve askeri güvenlik güçlerimiz halkla kaynaşmaya başladı. Askerler Güneydoğu Anadolu’da, Doğu Anadolu’da seyyar sağlık ekipleriyle bölgeyi tarıyor, öğrencileri ÖSYM sınavlarına hazırlıyor ve bütün bunlar tabii çok olumlu etki bırakıyor.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Herşeye rağmen 100 yaşına bastı




"Tam yüzyıl evvel 1908’in sonbaharında raylar üzerinde gıcırdayarak ilerleyen tekerlek sesleri bir kutlu yolculuğun başladığının da habercisiydi. Umuda uzayan raylar, yep yeni heyecanlara ve buruk sevinçlere vesile olmuştu. Osmanlı’dan ümidin kesildiği, koca coğrafyanın en insafsız saldırılarla kuşatıldığı dönemde bir padişahın çırpınışı ve bütün bir islam dünyasının himmetiyle“rüya” denilen demiryolu bitirilmişti. Vagonların yola çıkışı,surrenin trenle gönderilişi, bitti tükendi denilen bir devletin adetayeniden şahlanışının da göstergesiydi.
Bizzat padişahın himmetiyle başlayan ilk faaliyet, zamanla çığgibi büyümüş, iran’dan Amerika’ya; Hindistan’dan Cezayir’e; OrtaAsya’dan Mısır’a; kadar bütün Müslümanları kuşatan bir yardım yarışına dönmüştü. Hattın bitmesine, Osmanlı’nın bölgeden çekilmesine ve demiryolunun türlü entrikalarla bombalanmasına rağmen dünyanın çeşitli yerlerindeki Müslümanlardan hâlâ yardım gelmekteydi..."
Herşeye rağmen 100 yaşına bastı
Trenin gelişi ile işlerinin bozulacağına inanan Araplar, Hicaz demiryoluna sabatoj üzerine sabotaj düzenlemişler ama Halife II: Abdulhamid, onlara karşı bazı kalibelerle anlaşarak tüm engelleri aşmayı başarmıştı.
Hicaz Demiryolu'nun yüzüncü yaş günü pek çok açıdan 'hasta adam' denilen Osmanlı'nın itibarının 100. yılı anlamına gelmektedir.
1 Eylül 1908’de Sultan II. Abdülhamid tarafından bizzat açılan Hicaz Demiryolu’nun bugün 100. Yıldönümünde bulunuyoruz. Geçen yüzyılın bu büyük projesi belki çok kısa süren bir hayata sahip olsa da Osmanlı’nın birleştirici gücünün ve Müslümanlarının birlik olarak bir eser ortaya koymasının güzel bir misali olarak karşımızda duruyor.
Günümüz insanının hiç bilmediği, okullarda okutulan kitaplarda bahsedilmeye değer bulunmadığı bir ortamda Yitik Hazine Yayınları Hicaz Demiryolu’nun 100. Yılı anısına Prof. Dr. Metin Hülagü tarafından kaleme alınan Hicaz Demiryolu eserini piyasaya sunuyor.
İLK KEZ YAYINLANAN BELGE VE FOTOĞRAFLAR
İlk kez yayınlanan İngiliz belgelerine, ilk defa yayınlanan fotoğraflara pek çok
Osmanlı’ya yönelik iç ve dış baskıların arttığı ve devletin içerisinde bulunduğu zaaf ve kudretsizlikten dolayı Avrupa devletlerinin “hasta adam” diye kendisini küçümseyip iştah kabarttığı bir dönemde Osmanlı devletinde iktidarda bulunan Sultan II. Abdülhamid, Osmanlı coğrafyasında
Demiryolu İnşaatı Devlete Yük Olunmadan, Bağışlarla Bitirildi
Hicaz Demiryolu, yabancı sermaye ile inşa edilmiş olan diğer Osmanlı demiryollarının aksine, Osmanlı sınırları içinde ve dışında yaşayan Müslümanların bağışları ile finanse edilmiştir. Osmanlı bütçesinin ancak % 18’i hattın inşasına tahsis edilmiş. Oysa dönemin İngiliz raporlarında inşaatın tamamlanabilmesi için toplam 8 milyon poundluk bir finansmana ihtiyaç duyulduğundan bahsedilmektedir. Bundan dolayı inşaat için Osmanlı Devleti’nce tahsis edilen bütçe yetersiz kalmıştır. Sultan II. Abdülhamid’in dış borçlanmaya
Projenin hayata geçirilebilmesi için mutlak surette paraya ihtiyaç duyulması dolayısıyla başvurulan yollardan biri bağış kampanyaları olmuştur. İlki 1900 mayısında düzenlenen bu kampanyayı bizzat Sultan II. Abdülhamid kendi cebinden verdiği 50.000 lira ile başlatmış ve Osmanlı coğrafyası içinde ve dışında yaşayan bütün Müslümanları kampanyaya katılmaya davet etmiştir. Onun bu davetine öncelikle cevap verenler kendi paşaları, memurları, tüccarları ve halkı olmuş, cömertçe yapılan bağışlar ile başlatılan
Hicaz Demiryolu inşaatının gerçekleştirilebilmesi için yapılan yardımların bütünü bağış yoluyla gerçekleşmemiş, inşaatın yapımına mali kaynak sağlamak bakımından memurların maaşlarından zorunlu kesintiler yapılmıştır. Ancak bu türden uygulamalar dolayısıyla gizli veya aşikâr hiçbir surette rahatsızlık da yaşanmamıştır.
Demiryolundan Geriye Kalan
Sekiz yıl süren yoğun ve daimi bir çalışma ve gayret neticesinde yaklaşık yarım asırlık bir rüya, ağır tabiat ve iklim şartlarına rağmen, gerçekleşmiş ve 1.464 km. uzunluğundaki Hicaz Demiryolu’nun yapımı 1908’de bütünüyle tamamlanmıştır. Hattın resmen hizmete açılması Sultan II. Abdülhamid’in tahta çıkışının yıldönümü olan 1 Eylül 1908’de düzenlenen bir tören ile gerçekleşmiştir.
Prof. Dr. Metin Hülagü “Bugün Hicaz Demiryolu’ndan geriye kalanın terk edilmiş istasyon binaları, etrafa atılmış raylar, traversler ve perişan haldeki vagonlardır.” Diyor. Bugün hattın İsrail’den geçen kısmının gariptir ki diğer kısımlarından çok daha iyi olduğunu ve korunduğunu vurguluyor. İsrail 2005 yılında “Hicaz Demiryolu’nun İsrail’e gelişinin 100. Yıldönümü için çeşitli faaliyetler yaptı. Düzenlenen sempozyuma Türkiye’den davet edilen Prof. Dr. Metin Hülagü, İsrail’in şaşırtıcı bir şekilde hattı, istasyonu ve diğer müştemilatı koruduğunu gördüğünü ayrıca o uluslar arası sempozyuma katılanlara Sultan Abdülhamid’in demiryoluna katkıda bulunanlara dağıttığı Hamidiye Hicaz Demiryolu Madalyası’ndan dağıtıldığına şaşırdığını belirtti.
Peygamber diyarına uzanan demiryolu
Günümüzde gerek Türkiye ve Suriye arasında gerekse Türkiye’nin Orta Doğu’da ağırlığı göz önüne alındığında demiryolu hattı için yapılan çalışmalar umut vaat edicidir. Gönül ister ki İstanbul’dan Peygamber diyarına uzanan bu gönül köprüsü bir an önce kurulsun. Mukaddes Beldelere Havayolu dışında hiçbir ulaşım imkanın olmadığı düşünüldüğünde Hicaz Demiryolu yüz yıl öncesinden çok ciddi bir alternatif olarak yerini koruyor. Önümüzdeki hafta piyasaya çıkacak Hicaz Demiryolu kitabı da padişahın gerçekleşen rüyasını gözler önüne sermesi bakımından apayrı bir önem taşıyor.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
« Önceki ::